Dayanışma Akademileri Müştereklerin Neresinde Duruyor? – Can Irmak Özinanır

Bu makalede Barış İçin Akademisyenler’in “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı metnini imzalamaları sonucu başlayan tasfiye sürecinin ardından ortaya çıkan Dayanışma Akademileri ve Sokak Akademisi gibi örgütlenmelerin, müşterekler politikası açısından yeni bir biçim yaratıp yaratamayacağı, olanakları ve sınırlılıkları tartışılacaktır. Bu amaç doğrultusunda öncelikle üniversitelerin bilgi ile ilişkisi açısından kısa bir tarihsel perspektif sunulmaya çalışılacak ve neoliberal dönüşümle üniversitelerde gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmeye çalışılan değişim tartışılacaktır. Ardından AKP döneminde üniversitelerde yaratılmaya çalışılan ve OHAL döneminde KHK’ler aracılığıyla büyük oranda gerçekleştirilen dönüşüm özetlenmeye çalışılacaktır. Bu süreçte ortaya çıkan dayanışma akademilerinin nasıl bir mücadele pratiği ortaya koyduğu ve bunun nereye evrilebileceği, özellikle gelişimine daha yakından şahit olduğum Ankara Dayanışma Akademisi üzerinden anlatılacaktır.

Neoliberalizm ve üniversiteler

Kapitalizmin 1970’li yıllardan başlayarak içine girdiği kriz, kendi geleceği açısından 1945’lerden itibaren yaygın olarak kabul edilen Keynesyen birikim rejiminin sürdürülebilir olmadığını göstermişti ve yeni arayışlar ortaya çıkmıştı. Bu ortamda kendisi de üniversitede gelişmiş bir akım olan neoliberalizm devreye girdi ve büyük bir toplumsal değişimi adım adım hayata geçirdi. Bu yeni dönemin ideolojisi büyük oranda ekonominin artık bilgiye dayandığını iddia eden ‘bilgi toplumu’ ve ‘bilgi ekonomisi’ gibi ideolojilerle şekillendi. Alex Callinicos’a göre üniversitelerin de dönüşümünü tetikleyen temel ideoloji olan bilgi ekonomisi tanımlamaları; maddi üretimden maddi olmayan malların üretimine kayıldığı, bu kayıştan ötürü üretimin emek-yoğun değil, bilgi-yoğun bir zemine kaydığı, dolayısıyla şirketlerin ve ulusal ekonomilerin fiziki donanıma değil de donanımlı beşeri sermayeye ihtiyaç duyduğu yönünde tezler içeriyordu (Callinicos, 2006: 9). Callinicos, bu tezlerin temelinde bilginin rekabete ve kâra dayalı zenginlik yaratmak üzere kullanıma açılması olduğunu söylemekte ve üniversitelerin de bu amaçla dönüştüğünü anlatmaktadır.[1]

L. Işıl Ünal’a göre ‘bilgi toplumu’ kavramı neoliberalizmin Truva atıdır. Bu anlayışa göre üniversiteler ‘nitelikli emek gücünü’ (bilgi işçilerini) en düşük birim maliyetle yetiştirmeli ve ürettiği bilgiyi bilişim teknolojisi aracılığıyla esnek üretime aktarmalıdır (Ünal, 2011).

Pek çok yazarın üzerinde uzlaştığı vurgu, neoliberalizmle birlikte üniversitelerin de bir çeşit fabrika gibi düşünülmeye başlamasıdır. Haiven’e göre üniversiteyi bir bilgi fabrikası olarak düşünmek bu kurumun seri üretim mantığına uyum sağlamak, böylece eğitimi homojenleşmiş bir meta haline getirdiğini vurgulamak anlamına gelmektedir. Haiven, aynı zamanda üniversitenin kapitalist ‘öznelerden’ oluşan yeni bir kuşağın da yaratıcısı olduğunun altını çizmektedir (Haiven, 2018: 133).

Üniversitelerin neoliberal dönüşümünü bilgi ekonomisi temelinde savunan Dawning Street eski danışmanı Charles Leadbeater’ın sözleri, fabrikadan daha olumsuz çağrışımları olan bir maden ocağı benzetmesini içermektedir:

“Üniversiteler sadece öğrenim ve araştırma merkezleri olmamalıydı, aynı zamanda yerel ekonomilerde yenilik şebekeleri için merkezler olmalıydılar. Örneğin üniversiteler, bilgi ve becerilerini şirketlerin kâr amaçlı bölünüp parçalanması biçimindeki yeniden yapılanmasına yardım etmek üzere kullanabilirlerdi. Üniversiteler, bilgi ekonomisinin maden ocağı işletmeleri olmalıydı.” (Leadbeater, 2000, aktaran Callinicos, 2006: 16)

İster şirket, ister maden ocağı, isterse fabrika olarak tanımlansın, neoliberal dönemde üniversitelerin dönüşümü bir işletme ve girişimcilik mantığı çerçevesinde şekillenmektedir. Bunun sonucu olarak üniversiteler ile şirketler arasındaki bütünleşme giderek artmıştır. Bu her ülkede farklı bir seyir izlemiş, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde çok daha hızla gerçekleşmiştir. Avrupa üniversitelerinde ve özellikle de Türkiye’de daha geç kalmışsa da, üniversite-şirket işbirliği gelişmesinin bir eğilim olarak neoliberal dönüşümün en temel noktalarından birini oluşturduğunu söylemek mümkündür. Bunun anlamı eğitimin ve araştırmanın nitelik değiştirmesidir. Şirketlerin giderek daha hâkim hale geldiği bir eğitim ve araştırma programında eleştirel bilgi üretmek ve bunu yaygınlaştırmak zorlaşmaktadır:

“Piyasada ihtiyaç duyulan bilgilerle ilgili “öğretim paketleri”nin ticareti (uzaktan eğitim ve yaşam boyu öğrenme uygulamalarıyla) üniversite içindeki merkezlerce yapılmaktadır. Üniversite-şirket ilişkilerinin ‘interaktif’ ve ‘uzun dönemli’ unsurları olan “teknoloji değişimi” yoluyla üniversiteler şirketlerin ihtiyaç duydukları araştırma konularına yönelmekte, bu yolla üniversitelerin piyasaya eklemlenmeleri sağlandığı gibi, akademisyenlerin de şirketler ve diğer kurumlarla bağlantı kurmaları kolaylaşmaktadır.” (Ünal, 2011)

Peki, yine de akademisyenler piyasa baskılarına karşı çıkarak eleştirel bilgi üretemezler mi? Üretebilirler ancak bunun önü de büyük oranda akademisyenlere dönük emek politikaları aracılığıyla kesilmektedir. Neoliberal dönemde her alanda olduğu gibi üniversitede de istihdamın temel belirleyeni, güvencesizleştirme olarak da okuyabileceğimiz ‘esnekleştirme’ ve rekabet haline gelmiştir. Üniversite artık yaygın tahayyüldeki gibi bir ‘fildişi kule’ değildir. Dünyanın pek çok yerinde akademide güvenceli bir iş bulmak artık çok zordur. Akademik pozisyonların çoğu geçici ve proje bazlı pozisyonlar haline gelmiştir.

Özellikle Avrupa’da neoliberal dönüşümün en temel ayaklarından birini Bologna Süreci oluşturmuştur. Burada Bologna Süreci’ni uzun uzun tartışmaya yer olmasa da, ortaya koyduğu değerler ve kavram seti sürecin neyi nasıl dönüştürdüğünü net bir biçimde göstermektedir. Adnan Gümüş ve Nejla Kurul, Bologna Süreci’nde kullanılan kavramları iki ana gruba ayırırlar. Birinci grup, eğitim-öğretimin niteliğine; ikinci grup ise akademik, idari ve mali yönetim alanına ilişkindir. Buna göre birinci gruptaki kavramlar, mezunların istihdam edilebilirliği, yaşam boyu öğrenmenin sürekliliği, tanınırlık, dolaşım ve sosyal boyut gibi kavramlardır. İkinci grupta ise stratejik planlama, kalite güvencesi, performans, saydamlık, hesap verebilirlik, çeşitlenme, paydaş, mütevelli heyeti, ajans ve akreditasyon kavramları yer alır. Birinci grup kavramlar esnek çalışma tarzına uygun öğrenciler yetiştirmeye, bireyselleşmiş ve paralı sertifika programlarına, borçlandırmaya; ikinci grup kavramlar ise kamu kaynaklarının kısılmasına, çalışanlar ve öğrenciler arası rekabete, finansman yollarının çeşitlendirilmesine ve piyasayla tam bir bütünleşmeye işaret eder (Gümüş ve Kurul, 2011: 60-65).

Türkiye’de üniversitelerin neoliberal dönüşümü

12 Eylül sonrası dönem Türkiye akademisinde, ordunun ve siyasi otoritenin aracı olan YÖK’ün piyasayla işbirliği sayesinde üniversitelerde neoliberal dönüşümün adım adım hayata geçirildiği bir dönemdir. Ali Ergur’a göre bu dönemde askeri hiyerarşi analojisi ve piyasa mekanizmalarının çalışma mantığı akademik etkinlik alanına taşınmaya çalışılmaktadır (Ergur, 2003 aktaran Sarı ve Karabağ Sarı, 2014: 42).

Neoliberal dönüşüm ile birlikte üniversitelerin piyasa mantığıyla bütünleşmesinin ilk sonuçlarından biri ‘vakıf üniversitesi’ adı verilen üniversitelerin açılmasıdır. Halk arasında bu üniversiteler ‘özel üniversite’ olarak anılmaktadır. Teknik olarak bu üniversiteler vakıflara bağlı bulunsalar ve kamu hizmeti veriyor gibi görünseler de ‘özel üniversite’ adlandırması aslında yerindedir. Bu kurumlarda temel bilimlerden çok uygulamalı bilimlere ağırlık verilmekte, sunulan hizmetlerden sadece bedelini ödeyenler yararlanabilmekte ve bu kurumlar kâr ve maliyet hesabına dayalı şirket mantığıyla yönetilmektedir. Ayrıca 1984’ten beri sayıları giderek artan vakıf üniversiteleri ve yükselen öğrenci sayısı, belirli bir gelir seviyesinin üstünde olan öğrenciler ile düşük gelir seviyeli öğrenciler arasında üniversite eğitimine ulaşımda muazzam bir eşitsizlik olduğunu göstermektedir (Çobanoğulları, 2015: 72).

YÖK, kamu üniversitelerinin finansmanında da ‘kamusal’ olanı yok etmeye dönük adımlar atmıştır. Mali esneklik ve çok kaynaklı bir gelir yapısı oluşturulması üniversiteleri kendi kaynaklarını yaratmaya itmiş, bu da piyasa ile bütünleşme eğilimini doğurmuştur.

Emeğin güvencesizleştirilmesi de üniversitelerdeki neoliberal dönüşümün en önemli boyutlarından biri oldu. Türkiye’de halen memurların emeği tamamen güvencesizleştirilebilmiş değil ama taşeron işçi uygulaması artık bütün üniversitelerde mevcut. Akademisyenler ise henüz mesleğin başında iş süresi doktora süresi ile sınırlanmış 50/d, görece güvenli bir kadro olan 33/a, baştan borçlandırılmaya dayanan Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı (ÖYP) gibi farklı araştırma görevlisi kadrolarına atandılar. Bu, aynı işi yapan insanlar arasında bir statü farkı yarattı. Üniversitenin Orta Çağ’dan beri taşıdığı katı hiyerarşisine bir de aynı işi yapanlar arasındaki hiyerarşi ve rekabet eklendi.

Türkiye üniversiteleri 2001’den beri Bologna Süreci’nin bir parçasıdır. AKP döneminde hazırlanan YÖK yasa tasarılarında yukarıda Bologna Süreci ile ilgili tartışılan kavramlar aynı şekilde yer almaktaydı. Bunu süregelen otoriterizm ve özellikle 2012 yılındaki ODTÜ eylemlerinin ardından üniversite üzerinde artan baskı ile birlikte düşündüğümüzde, AKP’nin YÖK ile Bologna Süreci toplamından beklentisinin şu olduğunu görüyoruz: Devletin merkezileşen denetimi altında, öğrenci denilen müşterilere hizmet veren ve piyasa için üretim yapan Taylorist bir ‘bilgi’ fabrikası (Özinanır, 2012). Aslı Odman’ın deyimiyle buna Dev-Şirket de denilebilir ve yine Odman’ın belirttiği gibi üniversitenin büyük dönüşümü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzacı akademisyenler hakkında konuştuğu 11 Ocak 2016’dan çok önce başlamıştır (Odman, 2018). Ancak yine de şunu söylemek lazım, öncesindeki savaş ortamı ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl olmasaydı, bu tasfiyeyi KHK gibi yöntemlerle işletmek hükümet açısından bu kadar kolay olmayacaktı.

Barış İçin Akademisyenler ve Dayanışma Akademileri

Bilindiği gibi Türkiye üniversitelerinde yaşanan son ve en büyük tasfiye 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL ile başladı. 20 Temmuz 2016’dan bu makalenin yazıldığı Temmuz 2018’e kadar 5010 akademisyen kamu görevinden ihraç edildi. Bu akademisyenlerin önemli bir kısmı 15 Temmuz’dan sonra FETÖ olarak anılmaya başlanan cemaat yapılanması ile ilişkilendirildikleri için ihraç edildiler. Ancak bunun öncesinde KHK ile kamu görevinden çıkarma boyutuna ulaşmasa da 80’in üstünde “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi imzacısı işten çıkarılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti uyruklu olmayan üç imzacının çalışma izinleri biri OHAL öncesi, ikisi OHAL sonrası olmak üzere iptal edildi.[2]

Dayanışma Akademileri üzerine bir yazıda uzun uzun üniversitelerin neoliberal dönüşümünü anlatmak okuyucuya ilgisiz görünebilir, ancak Dayanışma Akademileri’ni kuran akademisyenlerin önemli bir bölümü bu neoliberal dönüşüme, devletten ve sermayeden gelen baskılara karşı başta eğitim ve bilim alanında kamuda çalışanların sendikası Eğitim Sen olmak üzere çok çeşitli kanallarla mücadele eden kişilerdi. Ancak şunu da söylemek gerekiyor: Aralarında temel olarak neoliberalizme karşı mücadelesinden dolayı ihraç edilen akademisyenler de bulunmakla birlikte, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisi ve Kürt sorununa ilişkin devletin 2015’te başlayan ‘yerli-millî’ perspektifine karşı çıkmak, Fethullahçılıkla suçlanan akademisyenler dışındaki akademisyenler açısından belirleyici oldu. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalamayan ama bu bildiriyi imzalamanın ifade özgürlüğü olduğunu söyleyen ikinci bir bildiriyi imzalayan akademisyenler arasında da KHK ile işten çıkarılmış olanlar var. Dolayısıyla Dayanışma Akademileri’nin ortaya çıkışında neoliberalizmin güvencesizleştirme politikalarından daha fazla etkili olan neden, devletin ve hükümetin Kürt sorununu bir bekâ sorunu olarak görmeye başlaması ve bunun üniversiteye sert bir biçimde yansımış olmasıdır. Ancak bu, neoliberalizmle otoriterleşme politikalarının el ele gittiği ve bunun karşısında ortaya çıkan Dayanışma Akademileri’nin de üniversitelerin neoliberal dönüşümüne alternatif bir perspektif ortaya koyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Birçok şehirde tasfiyelerin olabileceği beklentisi ile tartışılmaya başlanan yeni biçimlerin ilk örneği, dayanışma akademisi şeklinde ortaya çıktı. İlk dayanışma akademisi 1 Eylül 2016’da Kocaeli Üniversitesi’nin bütün barış imzacılarını işten çıkarması üzerine Kocaeli’de oluştu. Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA), açılışını ihraçlardan 27 gün sonra yapmış ve tüm şehirlerdeki ihraç edilen veya ihraç tehdidi altında yaşayan akademisyenler için bir ufuk çizgisi ortaya koymuştu. KODA artık bir dernek olarak yoluna devam etmektedir. Bugün 9 dayanışma akademisi daha oluşmuş durumdadır: Ankara, İstanbul, Dersim, Urfa, Mardin, İzmir, Mersin, Antalya, Eskişehir. İstanbul’da hem Kampüssüzler adı altında faaaliyet yürüten bir grup aktivist hem de İstanbul Dayanışma Akademisi bulunmaktadır. Ankara’da Ankara Dayanışma Akademisi kurumsallaşma yolunda ilerlemektedir. Düzenli şekilde sürdürülen bir ders programı bulunuyor.

Aynı zamanda son dönemde faaliyetlerine bir süre ara vermiş olsa da Sokak Akademisi isimli ve doğrudan parklarda ders yapan bir örgütlenme daha bulunuyor. Mersin’de Dayanışma Akademisi’nin yanı sıra ihraç edilen akademisyenler Kültürhane isimli bir kafe-kütüphane açtılar. Çoğunluğu Almanya’da olan, yurtdışında yaşayan akademisyenler ise Off-University isimli bir dayanışma akademisi kurdular.

Dayanışma akademileri kararlarını kolektif olarak toplantılarda alıyorlar. 2017 Mart’ından itibaren tüm dayanışma akademileri ortak bir koordinasyon da oluşturdu. Ortak web sayfasında dayanışma akademileri kim olduklarını şöyle açıklıyorlar:

“Bizler Türkiye’deki neoliberal otoriterleşme sürecinin üniversitelere yansımasından payını alan, bu süreçte baskıya, savaşa, şiddete, adaletsizliğe barış umudundan beslenerek karşı çıktığımız, barış sözümüzde ısrar ettiğimiz için üniversitelerdeki işinden edilen akademisyenleriz.”[3]

Dayanışma akademilerinin amacı ise şöyle niteleniyor:

“Derdimiz, barışı öncelikli kılan bilgi üretim ve dolaşım süreçleri boyunca, otoriter yapılar karşısında cesaret gerektiren, kaçınılmaz olarak cüret eden bilgiyle ilişkimize mevcut üniversite yapıları dışında da devam etmek. Bunu yaparken, bilgiyi kurumsal alandan dışlanan eşitlik, özgürlük, dayanışma ilkelerine referansla üretmek ve paylaşmak.”

Bu amaçlara bakılınca, akademik üretimden devlet aygıtı tarafından dışlanmak istenen akademisyenlerin, üniversiteden çok daha özgür, eşitlikçi ve katılımcı bir yeni biçim yaratmakta oldukları görülüyor.

Genellikle Ankara’da faaliyet gösteren Sokak Akademisi ise Facebook sayfasında açıkladığı gibi akademiyi sokağa taşıma iddiasına sahip:

“Bilimi ve yaşamı kampüslerden söküp atmak isteyenlere karşı akademiyi hayatın ortasına yani sokağa taşıyoruz.”[4]

Neoliberalizmin laboratuvarları ve mücadele alanı olarak üniversiteler

Begüm Özden Fırat ve Fırat Genç, müşterekleştirme stratejisinin ilk belirleyici ayağını şöyle tanımlıyorlar: “Özgüçlenme ve ütopyacı uğrakları açığa çıkarma. Özgüçlenmeyi, öncelikle neoliberalizmin toplumsal hayatta yarattığı parçalanma ve güçsüzlük hissinin önüne set çekecek, farklı kişisel deneyimlerin ortaklaştırılmasını yaratacak pratiklerin sağlayacağı kolektif güçlenme olarak tanımlayabiliriz.” Fırat ve Genç’in önerdiği ikinci ayak ise bu örgütlenmeler arasında bağlar kurarak somut bir ütopyacı uğrak yaratmak (Fırat ve Genç, 2014).

Dayanışma akademileri Fırat ve Genç’in birinci önerilerini hayata geçirdi. Özellikle gerçekten ağır bir durumla karşı karşıya olan KHK’li akademisyenler açısından dayanışma akademileri özgüçlenmenin araçları oldu, farklı kişisel deneyimleri açığa çıkararak büyük bir özgüven duygusu yarattı ve insanların mesleklerinden kopmamalarına, onu başka bir gözle görmelerine vesile oldu.[5] Ancak bunun somut bir uğrağa dönüşmesi için gereken toplumsallığın sağlanabildiğini ve bir anda sağlanabileceğini düşünmek zor. Aşağıda bunun için müşterekleştirme perspektifinin yeterli olup olmadığını tartışacağım ve en azından böyle bir toplumsallaşma uğrağı yakalanana kadar verilecek mücadelenin perspektifi hakkında fikir yürütmeye çalışacağım.

Öncelikle Türkiye ve dayanışma akademileri bağlamında tartışmaya yeniden dönmek üzere, üniversitelerin neoliberal dönüşümü ve mücadele alanı olarak üniversiteler ile ilgili bir parantez açmak isterim. Neoliberalizmin yarattığı atomizasyon ve güvencesizleşme karşısında üniversitelerde eşitlikçi, özgürlükçü bir mücadele tahayyülünün oluşması oldukça zor gibi görünüyor. Ancak neoliberalizmin her hamlesine karşı direnişler ve mücadeleler de yaşanıyor, hatta zaman zaman kazanabiliyor. Kapitalizm yeni temellük ve sömürü biçimleri yarattıkça bunların içine gömülü olarak yeni mücadele biçimleri de doğuyor veya eski mücadele biçimleri yeniden gündeme gelebiliyor. 1990’ların ortasında hem eğitim emekçilerinin hem de öğrencilerin Türkiye’de verdikleri mücadeleleri hatırlayabileceğimiz gibi, Yunanistan’da 2010’lu yılların başlarından bugüne kadar devam eden mücadeleleri, Şili’de öğrenciler tarafından verilen ve büyük kazanımlar elde eden kitlesel mücadeleyi veya 2018 yılında 1968 Mayıs’ının 50. yılında Fransa’da ortaya çıkan öğrenci ve işçi hareketlerini örnek verebiliriz. Bu direnişler zaman zaman kazanım elde ederek süreci yavaşlatmayı başarsa da üniversitelerin dönüşümündeki genel eğilimi durdurabilmiş değiller. Fakat her bir mücadele bir potansiyel taşıyor. Haiven’ın dediği gibi: “Bu tür mücadelelerin önemi başarıya ulaşılıp ulaşılmamasında değil, üniversite kurumunun nasıl olabileceğiyle ilgili idealin canlı tutulmasında ve bu uğurda savaşılmaya devam edilmesinde yatmaktadır” (Haiven, 2018: 144).

Bu noktada önemli olan bu mücadelelerin nasıl bir politik hatta yöneleceği oluyor. Üniversiteleri neoliberalizmin laboratuvarları olarak gören ve mücadele yöntemlerine işaret eden iki yazarın perspektifinin uzlaşabilir ve yeni bir üniversite tahayyülünün yaratılmasında işe yarayabilir olduğunu düşünüyorum: Müşterekleştirme perspektifi etrafında tartışan Max Haiven ve Gramsci’nin hegemonya ve hegemonik aygıt kavramları etrafında bir karşı hegemonya tartışması yürüten Panagiotis Sotiris.

Hem Haiven hem de Sotiris üniversitelerin neoliberalizmin sadece hedefi değil aynı zamanda onun uygulanması için laboratuvar olarak işlev gördüğünü söylemektedirler. Havien’e göre “Üniversite yalnızca yeni disiplin ve sömürü biçimlerinin uygulandığı kurumlardan biri değil, aynı zamanda bir laboratuvardır” (Haiven, 2018: 136). Haiven üniversitenin eğitime yatırdığı paranın karşılığını alacağını düşünen pek çok ‘umutlu’ yarattığının ancak bunların çok azının istihdam edildiğinin altını çizer. Bunun sonucu olarak hem uzmanlaşmış bir işgücü yaratmanın maliyeti dışsallaştırılır hem de ücretler ve çalışan talepleri minimumda tutulur. Şanslı azınlık dışında kalanlar ise borçlandırılmış olurlar. Bu borç insana yalnız ve rekabetçi bir dünyada yaşadığını, eğer iyi bir yaşam standardına kavuşmak istiyorsa rekabette diğer rakiplerini saf dışı etmesi gerektiğini öğretir. Dolayısıyla üniversite sadece neoliberal uygulamaların yansıdığı bir alan değildir aynı zamanda neoliberalizme uygun ‘öznelerin’ rekabet düşüncesi etrafında yeniden üretildiği bir laboratuvardır. 

Bu sebeple de üniversiteler neoliberalizme karşı verilecek mücadelenin ve aynı zamanda hayal gücü ve toplumsal değerler için verilecek mücadelenin önemli mecralarından biridir (Haiven, 2018: 136-139, 144).

Haiven bunun karşısında bir müşterekler üniversitesi tahayyül etmektedir. Bu, üniversitenin herhangi bir zamanda bir müşterek olarak görülmesine dayanmamaktadır. Haiven’e göre bu tahayyül radikal ve müşterek hayal gücünün ortaya çıkardığı ‘alt müştereklere’ dayanmaktadır. Üniversitelerdeki öğretim görevlileri, çalışanlar, öğrenciler ve ‘dışlananlar’ kurumlar içindeki güvencesiz pozisyonlarını güçlendirmeye çalışırlar ve bu sebeple eğitimi yeniden hayal etmeye ve farklı biçimler yaratmaya başlarlar:

“Bu alt müşterekler zaman zaman infilak ederek açık isyanlara yol açarlar. Öğrenciler üniversiteleri ya da sokakları işgal ettiğinde, bu mekânlara üniversitenin de sahip olabileceği bir ruh katarlar… Üniversitelerdeki bu hareketler radikal hayal gücünü geliştirip büyütebileceğimiz, topluma ve kendimize ilişkin derin sorular sorabileceğimiz ve alternatif yaşam şekilleriyle deneyler yapabileceğimiz alternatif bir toplumsal mekânın oluşturulması için çağrıda bulunmakla yetinmez, ufak çaplı da olsa bu türden bir mekâna somutluk kazandırır. Sokaklardan, işgal edilmiş sınıflardan, halk meclislerinden, hatta bazen üniversitelerin gündelik faaliyetlerinden bize göz kırpan şey, özelleştirilmiş bir kurum ya da eskinin “kamu üniversiteleri” değil, hayalimizdeki üniversite yani müşterekler üniversitesidir.” (Haiven, 2018: 145)

Benzer bir biçimde Sotiris de üniversitelerin asla sadece bilgi ve araştırma ile ilgili olmadığını, kolektif arzular, temsiller ve pratikler ile ilgili olduğunu söylemektedir. Mevcut neoliberal strateji hem daha kalifiye ve farklı görevlere geçiş yapmaya daha uygun, hem de daha düşük ücretlere, daha az hakka sahip bir işgücü yaratmakla ilgilenir. Bunun yolu daha bireyselleşmiş ve atomize edilmiş bir işgücü yaratmaktır (Sotiris, 2013:7). Sotiris’e göre üniversiteler hegemonya laboratuvarlarıdır:

“Bir hegemonik aygıt olarak üniversite, hegemonya laboratuvarı olarak işlev gösterir. Hegemonik stratejiler olarak yeni üretken tekniklerin gelişiminden (…) yeni ekonomik söylemlere, teknolojiyi yeni estetikle ve yeni kolektif pratiklerle ilişkilendirmenin yeni yollarına kadar üniversite pek çok veçhesiyle bir hegemonya laboratuvarıdır.” (Sotiris, 2013: 8)

Sotiris’e göre tam da bu sebeple üniversite mücadeleleri karşı-hegemonyanın araçları olarak düşünülebilir. Ancak sadece kemer sıkma politikalarına veya neoliberal uygulamalara karşı direniş yeterli değildir: “Karşı hegemonya yeni bir emek politikasının stratejik yoğunlaşması, kapitalizmi aşan bir sosyal deney girişimi, yeni biçimler veya sosyal etkileşim” olarak düşünülmelidir (Sotiris, 2013: 10).

Aralarında tam bir örtüşme bulunmamakla beraber hegemonya perspektifi ile müşterekleştirme perspektifi arasında yeni bir politik tahayyül, yeni bir ‘politik olan’ yaratma konusunda benzerlikler bulunmaktadır. Gramsci, hegemonik aygıtlar ile bir sınıfın ve müttefik sınıfların iktidar için mücadeleye girişme aracı olarak kullandıkları gazetelerden eğitim kurumlarına ve politik partilere kadar uzanan bir dizi kurum ve pratiği ifade eder (Thomas, 2010: 226). Bu, hegemonyanın, teorik bir soyutlamadan öte somut bir pratik olarak ortaya çıkışını göstermektedir. Buci-Glucksmann’ın belirttiği gibi “Hegemonik aygıt, sınıf mücadelesinin önceliği ile kesişir” (1980: 48). Dolayısıyla Sotiris’in önerisi bu sınıf mücadelesini üniversite bünyesinde yeniden tanımlamak, kapitalizmin veya onun eski ve yeni versiyonlarının önerdiğinin dışında yeni ve proleter bir ‘politik olan’ inşa etmektir.

Bu öneri piyasa-devlet, kamu-özel, doğa-kültür gibi ikiliklerin ötesinde müşterekleştirmeye dayanan yeni bir politik anlayış öneren yaklaşımla benzerlikler içerir (Bollier ve Helfrich, 2018: 46). Eylem Akçay ve Umut Kocagöz’ün politikanın müşterekleştirilmesini politik öznelerin kurulumu olarak ele almaları gibi Gramsci de politikayı kurucu bir pratik olarak ele almaktadır, zaten yazarlar da toplumu bir parti gibi örgütleme önerisi olan toplumsal partinin karşı-hegemonyanın tesis edilebildiği formları ifade ettiğini söylemektedirler (Akçay ve Kocagöz, 2018: 33).

Laboratuvarın dışı mı?

Dayanışma akademileri tam da üniversitede çalışanlar üzerinde uygulanan neoliberal ve baskıcı deneyin sonucu olarak ortaya çıktı. Benim daha yakından şahit olduğum Ankara Dayanışma Akademisi (ADA) örneğinde kısa süreli bir sokak/kampüs mücadelesi ile de güç kazandı. ADA, Ocak 2017 ihraçlarının hemen ardından kuruluşunu ilan etmişti. Şubat 2017’de özellikle Ankara Üniversitesi’ni çok ağır vuran büyük tasfiye dalgası sonrasında sokakta ve kampüste gerçekleşen direnişin dalgasını arkasına almayı başardı ve ilk günlerinde öğrencilerin, farklı sektörlerdeki sendikalardan insanların ilgisini çekmeyi başardı.

Elbette bu mücadele bir anda ortaya çıkmadı, daha önceki pek çok deneyimin, en başta kampüslerde Eğitim Sen aracılığıyla verilen sendikal mücadelenin, asistanların güvenceli iş mücadelesinin, Gezi günlerindeki deneyimlerin, forumların, barış mücadelesinin ve direnişe katılan her bir bireyin kendi örgütlenme deneyiminin bir sonucu olarak gerçekleşebildi.

ADA’nın kurulduğu günlerde bu kuruluşa katılan pek çok akademisyen henüz ihraç edilmemişti. İhraçlardan sonra da ADA’da elini taşın altına sokanlar sadece ihraç edilen akademisyenlerden oluşmuyordu. Henüz çalışmakta olan pek çok akademisyen ve lisans/yüksek lisans/doktora düzeyindeki öğrenci ADA’nın etkinliklerinin örgütlenmesinde aktif rol oynuyor. Bugün ADA (diğer dayanışma akademileri gibi) düzenli dersleri, azalan artan sayıda öğrencisiyle hem bilgiyi müşterekleştirmenin hem de akademik faaliyetin üniversite dışında (biraz da inatla) sürdürülebileceğinin canlı kanıtı. Bu açıdan neoliberalizmin laboratuvarı üniversitelerin tersi olarak dayanışmacı (veya müşterek) bir üniversitenin laboratuvarı gibi görülebilir ve değeri buradan gelmektedir. Ancak laboratuvar deneyin bir alanıdır, tamamlanmış bir sürecin değil. ADA veya herhangi bir dayanışma akademisi henüz tam olarak müşterekleştirme pratiğini toplumsallaştırmayı başaramamıştır. Henüz sınırlı bir çevreye seslenme kabiliyetine sahiptir. Daha geniş bir toplumsal kesime seslenmenin yolu, bir araya gelip eylemenin ötesine geçen bir politikayı tartışmakla mümkün olabilir.

Bu noktada üniversitenin içi ve dışı tartışmasının, kamusallaşma tartışmasıyla beraber yürütülmesinde fayda görüyorum. Üniversite çalışanlarının neoliberalizme karşı verdiği mücadelenin önemli bir parçası, her zaman üniversitelerin kamusal olarak fonlanması mücadelesi olmuştur. Bu açıdan şirket-üniversite evliliklerine, çeşitli alanların özelleştirilmesine veya üniversitelerin ‘finansal özerklik’ adı altında kendine piyasadan kaynak bulmaya zorlanmasına karşı mücadele edilmiştir. KHK’ler ile yüzlerce akademisyenin araştırmalarını ve derslerini yürütmek için yararlanabildikleri ve ücretlerini aldıkları kamusal kaynak ellerinden alınmıştır. Dolayısıyla bu durumdaki akademisyenlerin birincil sorunu geçimlerini sağlayacak kaynaklardan yoksun bırakılmış olmalarıdır. Dayanışma akademileri dernekler, kooperatifler veya farklı tartışmalar ile yeni ekonomik modeller yaratmaya, dayanışmacı bir şekilde geçim kaynakları yaratmaya çalışıyorlar ancak bu soruna henüz kalıcı bir çözüm bulunabilmiş değil. Bu durum pek çok akademisyeni kaçınılmaz olarak projelerden fon almaya zorluyor. 

Üniversite içindeyken kamusal fonlama adına genellikle karşı çıkılan bir pratik, üniversitenin dışındayken akademik faaliyet yürütebilmenin temel koşullarından biri haline gelebiliyor. Dolayısıyla dayanışma akademilerinin önünde üretimi nasıl yeniden örgütleyecekleri sorusu ciddi bir eşik olarak durmaya devam ediyor.

Sendika ve dayanışma akademileri kuşkusuz birbirinden farklı yapılar ve böyle olmaya devam etmeli. Ancak Eğitim Sen’in dayanışma akademilerinin sürdürülebiliyor olmasındaki rolünü de hatırlatmakta fayda var. Yukarıda bahsettiğim geçim sorununu en aza indirgeyen ve akademik faaliyetin sürdürülebilmesini sağlayan pratiklerden biri Eğitim Sen’in dayanışma hesabından ihraç edilen akademisyenlere hâlâ ödemeye devam ettiği para. Bu açıdan Eğitim Sen, üyeleriyle, dünyada örnek alınabilecek bir dayanışma sergiliyor. Ancak Eğitim Sen’in faaliyetleri elbette bundan ibaret değil, sendikanın temel işlevi hâlen üniversitede olan üyelerinin haklarını korumaya ve geliştirmeye çalışmak. Bu ikiliymiş gibi görünen durumun aşılması için üniversitenin dışındaki ve içindeki dayanışma ve mücadele pratiklerini aynı sınıf mücadelesinin çeşitli veçheleri olarak görmek ve bunları nasıl bir araya getirebileceğimizi tartışmak, dönüştürücü bir faaliyet ortaya koymak yeni bir üniversite tahayyülünün kaçınılmaz bir momenti olarak görünüyor. Sendikal mücadele ile dayanışma akademilerinin müşterekleşme pratikleri arasında daha güçlü bağlar kurmak, üniversite dışındakilere de içindekilere de somut bir güç kazandırabilir.

Dayanışma akademilerini bir karşı hegemonik aygıtın nüvesi olarak düşünmek, ‘dışına’ atıldığımız üniversitenin içini de kuşatan bir politik perspektifi gerekli kılar. KHK ile veya herhangi bir şekilde üniversite dışına atılmış olanlar ile içeride hâlen 50/d, ÖYP zulmüne maruz kalanların mücadelesini veya güvencesiz bir vakıf üniversitesi çalışanının mücadelesini ortak kılmayı gerektirir. Sadece üniversitenin içi ile ortaklaşmak değil, farklı toplumsal kesimler ile, en başta da işçi sınıfının eylemekte olan ve eyleme potansiyeli olan her kesimiyle ortaklaşma kararlılığına sahip sabırlı bir mücadeleyi zorunlu kılar. En önemlisi de proleter bir hegemonik aygıtın hayata geçirilmesi perspektifi sadece dayanışmayı değil üretim ilişkilerini de proleter bir tarzda yeniden örgütlemeyi hedefleyen bir pratiği gerektirir. Bu, dayanışmanın ötesine geçen ve üniversiteyi yeniden inşa eden bir politikanın kapılarını aralayabilir.

Yeni bir mücadele dalgasının ne zaman doğacağını kimse bilemez, ancak o güne kadar emeğin yeni bir tahayyülünü gündelik pratik içinde ortaya koymak için dayanışma akademileri bizlere büyük bir imkân sunmaktadır. Belki o zaman, bir gün döneceğimiz üniversiteler eski üniversiteler olmaz ve eski sloganı değiştirerek şöyle söyleriz:

“Üniversiteler herkesindir, herkesle özgürleşecek!”

 

Dipnotlar

[1] Bu noktada üniversitelerin geniş kesimler açısından hiçbir zaman bir ‘cennet’ olmadığının altını çizmekte fayda var. Tarihsel olarak 11-12. yüzyılda Avrupa’da kentleşmenin başlamasıyla ortaya çıkan üniversite, önce ruhbanların, sonra soyluların denetimine geçmiş, sonrasında ise giderek burjuvazinin ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir. Burjuvazi, nitelikli işgücüne ihtiyaç duyana kadar üniversite seçkinci bir kurum olmuş, işçi sınıfına ve diğer ezilenlere üniversitenin kapıları kapalı olmuştur:
“Batılı üniversite kurumu (varlıklı aristokrat ailelerden gelen erkeklerden oluşan) “Master” ve “Doktorların” bilgiyi masonların ve bira üreticilerinin sırlarını sakladığı gibi saklayarak kıskançlıkla istiflediği Orta Çağ lonca sisteminden türemiştir. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda da üniversite modern kapitalizm ile ücretli emeğe yönelen modern sömürünün yükselişine eşlik eden yeni endüstriyel makinaların ve diğer teknolojilerin geliştirilmesinde önemli roller üstlenen bir kurum olmuştur. Yani…üniversite yönetici sınıfın yeniden üretilebilmesini sağlayan en önemli kurumdur” (Haiven, 2018: 139-140).

[2] Türkiye’de üniversitelerin hatırı sayılır bir tasfiye geleneği vardır. Türkiye üniversitelerinin başlangıcından bu yana siyasal otoritelerin ve piyasanın baskısı altında olduğunu söylemek mümkündür. Üniversitelerin kuruluş tarihi 1773’te Mektebi Hendese’nin kuruluşuna kadar götürülebilir (Başaran, 2017). İlk tasfiye ise kuruluşundan yedi yıl sonra 1870’te Darülfünun’da başlamıştır. 1909-1913 yılları arasında Askeri Tıp Okulu ile Sivil Tıp Okulu’nun birleşmesi üzerine kurulan Tasfiye Komisyonu pek çok öğretim elemanını tasfiye etmiş, 1919’da Tıp Fakültesi’nde, 1922’de Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde tasfiyeler gerçekleşmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte üniversite tamamen merkezi otorite etrafında şekillenmiş, modernizasyon ve gelişme amaçlarının bir parçası olarak ele alınmış, 1933 yılında Nazilerden kaçan Alman bilim insanlarının Türkiye’ye gelişi ile üniversitede bir reform gerçekleşmiştir (Başaran, 2017). Ancak bu reform yine bir tasfiye anlamını taşımaktadır, 1933’te yeni Darülfünun’da tasfiyeler olmuştur (Karaaslan Şanlı, 2011: 107). Çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte, fakat hâlen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidarda iken 13 Haziran 1946’da ilk defa üniversitelerin özerkliğini tanıyan bir reform gerçekleşmiş, üniversitelere bilimsel ve yönetsel özerklik tanıyan yeni üniversitelere yasası Meclis’te oybirliği ile kabul edilmiştir. Aslında bu özerklik önerisi CHP’nin çok partili sistemdeki yeni rakibi Demokrat Parti’nin (DP) programında yer almaktadır (Mazıcı, 1995). Ancak bu yasadan iki yıl sonra 1948 tarihinde Pertev Naili Boratav, Behice Boran ve Niyazi Berkes, “Türkçülük aleyhinde bulunmak”, “Komünizm propagandası yapmak” hatta “Komünist bilinen insanlarla arkadaşlık yapmak” gibi gerekçelerle Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden ihraç edilmişlerdir. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından ise 147’likler olarak bilinen akademisyenler darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi üyeleri tarafından tasfiye edilmiştir. Bu tarihten sonra da bireysel baskılarla, ihbarlarla işlerinden edilen akademisyenler vardır. Kürt sorunu üzerine söz söylediği için 23 Temmuz 1970’de Atatürk Üniversitesi’ndeki görevine son verilen İsmail Beşikçi buna örnektir. Beşikçi, 1971’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne asistan olarak kabul edilmiş ancak 12 Mart muhtırası sonrası tutuklanmış ve görevine dönmesine bir daha izin verilmemiştir (Ünlü, 2018: 322-235). 12 Eylül döneminde ise 1402’likler olarak adlandırılan tasfiye gerçekleşti. 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na bir ek yapılarak yaklaşık 5 bin kamu personeli işten çıkarıldı. Bu 5 bin kamu personelinin 148’i akademisyenlerdi. 12 Eylül darbecileri 1981 yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nu çıkararak bütün yükseköğretim kurumlarını merkezi otorite olarak Yükseköğretim Kurumu’na (YÖK) bağlamışlardır. 28 Şubat muhtırasını takip eden dönemde bu sefer İslamcı olduğu düşünülen öğretim elemanları YÖK Disiplin Kurulu tarafından meslekten çıkarılmışlardır.

[3] https://www.dayanismaakademileri.org/

[4] https://www.facebook.com/sokakakademisi/

[5] Bunun öznel bir değerlendirme olduğunun da altını çizmem gerekiyor. Ankara Dayanışma Akademisi ve Sokak Akademisi benim gibi ihraç edilen birçok meslektaşım açısından özgüvenle söz söylemeye devam etmenin temel araçlarından biri oldu.

Kaynaklar

Akçay, E. ve Kocagöz, U. (2018). “Bir siyaset rasyonalitesi olarak müşterekleştirme”. Felsefelogos,  68, 31-42.

Başaran, F. (2017). “Biz nereden ihraç edildik?-I”. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/03/31/biz-nereden-ihrac-edildik-i/

Bollier, D. ve Helfrich, S. (2018). “Dönüştürücü bir tasavvur olarak müşterekler”. Felsefelogos, Sayı: 68, 43-50.

Buci-Glucksmann, C. (1980). Gramsci and the State. Çev. David Fernbach. Lawrence and Wishart: Londra.

Callinicos, A. (2006). Neoliberal Bir Dünyada Üniversiteler. Bookmarks Publication: Londra.

Çobanoğulları, A. (2015). Üniversitelerin Neoliberal Dönüşümü: Türkiye Örneği. Yayınlanmış Yüksel Lisans Tezi: Ankara.

Ergur, A. (2003). “Üniversitenin Pazarla Bütünleşmesi Sürecinde Akademik Dünyanın Dönüşümü”. Toplum ve Bilim, 97, 183-216.

Fırat, B. Ö. ve Genç, F. (2014). “Strateji tartışmasına katkı: Müşterekler politikasının güncelliği”. Erişim: https://baslangicdergi.org/strateji-tartismasina-katki-musterekler-politikasinin-guncelligi-begum-ozden-firat-firat-genc/ 

Gümüş, A. ve Kurul, N. (2011). Üniversitelerde Bologna süreci neye hizmet ediyor?. Eğitim Sen Yayınları: Ankara.

Haiven, M. (2018). Radikal Hayalgücü ve İktidarın Krizleri: Kapitalizm, Yaratıcılık, Müşterekler. Çev. Kübra Kelebekoğlu. Sel Yayıncılık: İstanbul.

Karaaslan Şanlı, H. (2011). “Basında ve Mecliste 1948 Tasfiyesine İlişkin Tartışmaların Söylemi”. Kültür ve İletişim, Sayı: 14 (1), 105-133.

Leadbeater, C. (2000). Living on Thin Air: The New Economy. Penguin: Londra.

Mazıcı, N. (1995). “Öncesi ve Sonrasıyla 1933 Üniversite Reformu”. Erişim: http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/2767/oncesi-ve-sonrasiyla-1933-universite-reformu#.W1-iH9IzbIU 

Odman, A. (2018). “Barış Bildirisi ve Dev-Şirket’in ‘Yeni’ Akademisi-I: Büyük dönüşüm”. Erişim: https://birartibir.org/siyaset/19-buyuk-donusum#_ednref6

Özinanır, C. I. (2012). “YÖK yasa taslağı ve Erdoğan’ın ODTÜ çıkarması”. Erişim: http://canirmakozinanir.blogspot.com/2012/12/yok-yasa-taslag-ve-erdogann-odtu-ckarmas.html

Sarı, E. ve Karabağ Sarı, Ç. (2014). “Öğrenciler İçin Üniversitenin Anlamı: ‘Bizim düşlediğimiz üniversite…’”. Mülkiye Dergisi, 38 (2), 35-65.

Sotiris, P. (2013). “University movements as laborotaries for (counter) hegemony”. 3. Uluslararası Eleştirel Eğitim Konferansı’nda sunulan bildiri. 15-17 Mayıs 2013. Erişim: https://www.academia.edu/5488949/University_movements_as_laboratories_for_counter_hegemony

Thomas, P. D. (2010).  Gramscian Moment: Philosophy, Hegemony, Marxism. Leiden: Brill. 

Ünal, L. I. (2011). “Yükseköğretim Finansmanı: Neoliberal ‘Çözüm’ ve ‘Tehditler’”. Ercan, F. ve Kurt, S. K. (Der.) Metalaşma ve İktidarın Baskısındaki Üniversite. Sosyal Araştırmalar Vakfı: İstanbul, 93-120.

Ünlü, B. (2018). Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi, Krizi. Dipnot: Ankara.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir